AKP’nin adayı Murat Kurum neden eleştirilerin odağında?

Pelin Ünker 

İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), İstanbul’da deprem riski ve kentsel dönüşümü ön plana çıkararak eski Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’u İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday gösterdi. Kurum, seçimlerde CHP’nin yeniden aday gösterdiği İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’na karşı yarışacak.

İstanbul’da büyüyen kent sorunları ise yerel seçimlerin aslında iki partinin çekişmesinden çok daha büyük bir anlam ifade ettiğini gösteriyor. Mega kentte yaşayanlar deprem güvenliğinden nüfus ve trafik yoğunluğuna, barınma krizinden sağlıklı ve ucuz su ya da gıdaya erişime pek çok sorunla karşı karşıya.

Gölcük merkezli 1999 depreminin ardından Nisan 2004’ten Mart 2019 seçimlerine dek İstanbul’u yöneten AKP, İstanbul’u kaybettiği 2019’dan sonra merkezi idarenin, yani Kurum’un başında olduğu Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının kent planlamasında yetkilerini artırtıştı. Temmuz 2018’den Haziran 2023’e dek Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı olan Murat Kurum, bakanlığı öncesinde 2005’ten itibaren Toplu Konut İdaresi Başkanlığında (TOKİ) da çeşitli görevler üstlenen bir isim. Kurum, 2009-2018 yılları arasında TOKİ iştiraki Emlak Konut GYO A.Ş. Genel Müdürü olarak görev yapmıştı.

Peki Murat Kurum kendi yetkisi dahilinde İstanbul’da hangi icraatlarda bulundu? Uzun yıllar İstanbul’u elinde bulunduran AKP, kentin mevcut sorunlarına karşı dek neler yaptı? Kent ve çevre planlaması konusunda uzman olan meslek odaları DW Türkçe için değerlendirdi.

“Meslek örgütleriyle diyaloğu yok”

DW Türkçe’ye konuşan Mimarlar Odası Genel Başkanı Eyüp Muhcu, Kurum’u öncelikle hem TOKİ’deki müdürlüğü hem de bakanlığı sırasında çeşitli yetkiler kullanırken katılımcılık ilkesini hayata geçirmediği konusunda eleştiriyor.

Mimarlar Odası olarak çalışma alanlarının kent, çevre, sağlam yapıların ve sağlıklı, güvenli yaşam çevrelerinin oluşturulması olduğunu söyleyen Muhcu, “Çağdaş demokrasilerde bu alanlarda toplumun katılımı, meslek örgütleri, üniversiteler ve ilgili kamu kurumlarının birlikte çalışması ve birlikte karar vermesi öngörülmekte” diyor ve ekliyor:

“Ancak Murat Kurum her iki görevinde de sadece ve sadece Saray’dan aldığı talimatlarla birtakım plan, proje ve uygulama kararlarını hayata geçirmeye çalıştı. Mimarlar Odası, meslek örgütleri ve bu alanla ilgilenen kesimlerle kesinlikle hiçbir ilişki ya da diyalog kurmadı.”

Kurum döneminde TOKİ’nin ya da Bakanlığın aldığı kararları, “çevreye duyarlı olmayan, çevre dostu olmayan, kent ve kamusal alanları betonlaştıran kararlar” olarak değerlendiren Muhcu, bu kararlar sürecinde ilgili kesimlerin dikkate alınmamasının yanı sıra yerel yönetimlerin de tamamen baypas edildiğini söylüyor.

Tepeden alınan resen kararlarla çok sayıda plan, proje ve yatırımın yürürlüğe sokulduğu, bu projeler ve planlarla ilgili yasal olarak hazırlanması gereken Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporlarının da yatırımlar önünde bir engel olarak görülerek “tamamen sipariş raporlar şeklinde” hazırlandığı görüşünü paylaşan Muhcu, “Şehircilik ilkeleri ve bilime açıkça aykırı olan, kentlere ağır yük getiren, çevre değerlerini ortadan kaldıran, tarım arazilerini, kent ormanlarını yok eden, içme suyu havzalarını betonlaştıran pek çok karar Murat Kurum imzasıyla yürürlüğe sokulmuştur” diye konuşuyor.

Askeri alanlar yapılaşmaya açıldı

Bu kapsamda 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında kentlerin önemli ekolojik ihtiyacını karşılayan askeri alanların imara açılmasının yürürlüğe sokulduğuna işaret eden Muhcu, özellikle İstanbul’da Küçükçekmece’de, Çekmeköy’de, Maltepe’de, Hasdal’da ve daha çok pek ilçede askeri yeşil alanın imara açıldığı ve bu bölgelerde fiili uygulamaların devam ettiğini söylüyor.

Eyüp Muhcu, kıyılar ve kıyı bölgeleriyle ilgili yapılaşmanın önünü açan pek çok yasa değişikliği, yönetmelik değişikliği ve plan kararlarının da yine Kurum’un onayıyla ve imzasıyla uygulamaya konduğunu ifade ediyor.

İktidarın kanun hükmünde kararnamelerle yerel yönetimlerin yetkili olduğu alanlarda plan yaptığı, bunu yaparken de yerel yönetimleri yok saydığı eleştirisini yönelten Muhcu, bunun bir örneğinin de Kanal İstanbul projesi olduğunu belirtiyor.

Kanal İstanbul’da onayı var

Kanal İstanbul’un ÇED raporu Ocak 2020’de Bakan Kurum döneminde onaylanmıştı. Projenin ÇED raporuna yönelik itiraz süreci devam ederken Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı hızlı bir şekilde kanalın çevresine kurulacak “Yenişehir” için çevre düzeni planı değişikliği yaptı. Kentin kuzeyini imara açan ve çevresel, tarihi, kültürel, kentsel ve ekonomik açıdan sakıncalı bulunan Kanal İstanbul’a sivil toplum kuruluşları, meslek odaları ve İBB tarafından 20 ayrı dava açıldı. Dava süreci devam ediyor.

“Kent ve doğa düşmanı birtakım yatırım kararları ve projelere karşı İBB’nin hukuk yoluna başvurarak direndiğini” ifade eden Muhcu, “İşte Murat Kurum’un İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olmasıyla birlikte Saray bütün bu sorunlu, problemli projeleri engelsiz hayata geçirmek istiyor. Yani bir başka ifadeyle İstanbul, çağdaş demokrasilerde olması gereken yerinde yönetim ilkeleri göz ardı ederek direkt Saray’dan alınan kararlarla yönetilmek ve kentleşme ile ilgili bütün kararlar engelsiz bir şekilde hayata geçirilmek isteniyor” diye ekliyor.

DW Türkçe’ye konuşan Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’ndan Berna Balcıoğlu da Kurum döneminde onaylanan Kanal İstanbul projesinin planlandığı güzergâh doğrultusunda bir rant projesi olarak tasarlandığını belirterek “Yaşanacak ekolojik tahribat vurgulanmasına rağmen bu projelerde edilen ısrar, eski Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı’nın çevreyi değil rant için şehirleşmeyi öncelediğini gösteriyor. Bu açıdan bakıldığında İstanbul hali hazırda iklim afetleri ve susuzluk tehdidiyle boğuşurken, Sayın Kurum’un doğayı öncelemekten ziyade sermaye odaklı şehirleşme politikalarını benimsemesi, yaşam kalitesi ve temiz bir çevrede yaşama hakkını göz ardı edilen İstanbul halkını da daha büyük risklerin beklediği ihtimalini barındırıyor” diye konuşuyor.

Murat Kurum’un Bakan olduğu 29 Temmuz 2022’de ÇED yönetmeliğinde yapılan değişikliklerle, ÇED süreçlerinin daha kolay ve hızlı hale getirildiğini ve bu durumun çevresel etkilerin değerlendirilme sürecinin ve kapsamını ve derinliğini azalttığını belirten Balcıoğlu, ayrıca yapılan değişiklikle halkın ÇED süreçlerine katılımının zorlaştırıldığını ve bu süreçlerin şeffaflığının azaldığını vurguluyor.

Yine Kurum’un bakanlık döneminde doğal bir miras olan Salda Gölü’nün de imara açıldığına işaret eden Balcıoğlu, “Salda Gölü barındırdığı endemik türlerle Önemli Bitki Alanı (ÖBA), Önemli Doğa Alanı (ÖDA) ve Önemli Kuş Alanı (ÖKA) kriterlerini sağlayan uluslararası öneme sahip bir sulak alandır” diyerek ekliyor:

“Kıymetli doğal varlıklarımızın imar projeleri için yok edilmesi çevresel yaklaşımın ne olduğunu ortaya koymaktadır.”

Dolgu alanlarına imar izni

Türkiye’nin bütün topraklarının depremsel koşullar altındayken yapı stokunun yüzde 60’tan fazlasının deprem ve afetlere karşı güvenli olmadığını vurgulayan Eyüp Muhcu ise “Bu nedenle bütün kentlerde ve kırsal yapılı çevrelerde afet risklerinin azaltılması ve bunun için gerekli eylem programlarının oluşturularak hayata geçirilmesi gerekirdi. Ancak Murat Kurum’un temsil ettiği TOKİ ve Bakanlık dönemlerinde afet risklerinin azaltılması bir yana kentlerin ve yerleşim alanlarının yeni afet risklerine açık hale getirildiğini görüyoruz” diyor.

Bununla ilgili sayısız örnek verilebileceğini söyleyen Muhcu, dolgu alanlarının, kıyı alanlarının, vadilerin, tarım arazilerinin, yapı yasağı olan bölgelerin, TOKİ aracılığıyla imara açıldığını ve buralarda yoğun inşaat faaliyetleri başlatıldığını hatırlatıyor.

Muhcu’ya göre buna karşın depreme karşı güvenli olmayan mevcut yapı stokunun iyileştirilmesi ile ilgili ciddi bir adım da atılmadı. Muhcu, söz konusu kurumlar tarafından sürdürülen kentsel dönüşüm projelerinin çevre ve kültürel değerleri dikkate almayan özellikleriyle kentlerin yaşam kalitesini daha da aşağı çektiğini düşünüyor.

“Barınma sorununu çözemedi”

AKP’nin 2002 yılında iktidara gelirken ilk önemli söylemlerinden birinin yoksul ve dar gelirlilere konut temin etmek ve konut sorununu çözmek vaadinin olduğunu vurgulayan Giritlioğlu, “Ancak gerçek anlamda barınma sorununa hizmet edecek bir politika ortaya koyamadı. Kamucu bir yaklaşım ortaya koyamadı. Murat Kurum da hem Emlak GYO’daki görevi hem de Bakanlık görevi dolayısıyla bunun önemli aktörlerinden biri oldu. Vatandaşa hizmet edecek kamucu politikaları ortaya koymak yerine, sermaye lehine çalışan, müteahhidi zengin eden, büyük inşaat firmalarını daha da büyüten bir politika izlemeyi tercih etti” diyor.

Kurum’un Emlak GYO görevi sürecinde birtakım yolsuzluklar iddiaları içerisinde de adının geçtiğini hatırlatan Giritlioğlu, bugün Türkiye’nin çok ciddi bir kısmının güvenli konut ihtiyacı olduğuna, buna karşılık bir kesimin de birden fazla konutu bulunduğuna işaret ederek ekliyor: “Bu da aslında iktidarın ve onun bir aktörü olan Murat Kurum’un bugüne kadar izlediği politikaların hatalı olduğunu bize çok açık bir şekilde söylüyor.”

TOKİ’nin 2019 yılında başlattığı “100 Bin Alt Gelir Grubu Sosyal Konut Projesi” kapsamında hak sahibi olan, ancak konutlarının dört yıldır teslim edilmemesi ve konut fiyatları ile taksitlere yapılan zamlar nedeniyle mağdur olduklarını söyleyenler dün İstanbul Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İstanbul İl Müdürlüğü önünde eylem yaptı.

Emlak GYO’nun 1926’da Emlak ve Eğitim Bankası adıyla kurulduğunu ve o dönemlerde kurumun işçi ve memurlar için sosyal konut ürettiğini anlatan Giritlioğlu, “Paranın olmadığı zamanda bunu yapabildi. Kurum döneminde ise ki hala öyle, Emlak GYO, milyonlarca dolarlık lüks konut projelerine, rant projelerine imza atan, sermayeyle kol kola çalışan bir kurum oldu. Yani o kamucu misyonunu tamamen terk etti. Bugün ortada milyonlarca dolarlık rakamlar uçuşurken iktidarın ve onun bir aktörü olan Kurum’un bugüne kadar barınma sorununu gerçek anlamda çözecek, kentsel dönüşüme çare olacak bir kamucu projeyi ortaya koymadığını gördük” diye konuşuyor.

Kentsel dönüşümün önündeki en büyük engelin finansman sorunu olduğunu ve bu nedenle de kamu bankalarının bu işin bir aktörü haline gelmesi gerektiğini vurgulayan Giritlioğlu, Murat Kurum’un bu konuda da bugüne dek hiçbir açıklama yapmadığına işaret ediyor.

Son imar affının yürütücüsü

Murat Kurum’a yöneltilen eleştirilerden bir diğeri ise Bakanlık döneminde yürütücüsü olduğu imar affına ilişkin. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla 6 Haziran 2018’de Resmi Gazete’de yayımlanan kararla son imar affı yürürlüğe girmiş, imar affını 10 Temmuz’da Mehmet Özhaseki’den Bakanlık görevini devralan Murat Kurum yürütmüştü. Aralık 2018’de Türkiye genelinde 8 milyon 900 bin kişinin imar affına başvurduğunu açıklayan Kurum, affın 31 Aralık 2018’de sona eren süresini de altı ay daha uzatmıştı.

AKP’nin adayı Murat Kurum kimdir?

Kurum’un açıklamasına göre imar affı kapsamında 7 milyon 85 bin 969 adet bağımsız bölüme Yapı Kayıt Belgesi verilirken bunların 5 milyon 848 bin 927’sini konutlar oluşturdu.

Eyüp Muhcu, imar şartlarının deprem riski içerisinde en önemli unsurlardan biri olduğunu söylüyor. Kaçak ya da kaçak katlar eklenen, ruhsat ve eklerine aykırı kural dışı yapılan ve bu anlamda deprem güvenilirliği olmayan yapıların imar aflarıyla yasallaştığına dikkat çeken Muhcu, “Ancak bunun dışında da kaçak yapıların birtakım planlarla, imar affı olmadan gizli imar aflarıyla yasallaştırıldığını biliyoruz. Kurum’un bakan olduğu dönemde her iki şekliyle de yaygın bir imar affı uygulaması gerçekleştirilmiştir” diyor.

Bu kapsamda zaten sağlam, güvenli olmayan yapılara yeni kat ilaveleri yapılarak yapıların daha da riskli hale geldiğini, pek çok yaşam çevresini betonlaştıran kaçak binaların yasallaştırıldığını ve kaçak yapıların daha da özendirildiğini ifade eden Muhcu,”6 Şubat Kahramanmaraş depremlerinde yıkılan binalarının pek çoğunun imar affı kapsamından yararlanan binalar olması aslında süreci somut bir şekilde ortaya koyuyor. Bu nedenle binlerce yurttaşımız yaşamını kaybetti” diyor ve ekliyor: “Depremi bekleyen İstanbul’u göz önüne aldığımızda İstanbul’da bir deprem olması halinde geçen süre içerisinde afet ve deprem risklerinin artmasına bağlı olarak büyük bir felaketle karşı karşıya olmamız söz konusu. Dolayısıyla bütün bu yıkımların ve gelecekteki olası felaketlerin ağır sorumluluğunu taşıyan birinin İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığına aday olması çok manidardır.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

xxx